MURTAZA DEMİR TATİLEMİ ÇIKSA?

Her seçim döneminde Alevileri hedef alan tehlikeli sorular

Doğru tutum nedir derseniz; ‘herkes kendi özelinde inandığı gibi yaşasın, inanç ve itikadlarla oynanmasın’ derim.
“Ben İslam’ın dışındayım; Hz. Ali benim neyime” diyebilirsiniz.
“Ben, Aleviyim, Müslüman değilim” de diyebilirsiniz.
“Çünkü ‘Müslüman’ım’ diyen İslam ahalisi insan yakıyor, medeniyete direniyor, eşitliği, adaleti, laikliği, demokrasiyi sevmiyor. Neredeyse tamamı emperyalizm tarafından güdümleniyor, hırsızlığı meşrulaştırıyor… Çok eşliliği savunuyor, çocuk tecavüzlerini sıradanlaştırıyor, kadın haklarına karşı çıkıyor, meydan meydan geziyor, sabahtan akşama yalan söylüyorlar” da diyebilirsiniz. Velhasıl İslam dünyasına, İslam toplumunun problemlerine dair itirazlarınız olabilir.
Hatta:
“İslam toplumu umutsuz vaka” diyerek, başka arayışlara da girebilirsiniz.
“Çalıyor ama çalışıyor; hırsız ama alnı secdeye geliyor” lafları nedeniyle sıktınız sıyrılmış da olabilir.
Madımak Oteli önünde toplanıp (1993); “Cehennem ateşi laa, yaak lan yaak” diyerek çığlık atanları savunup ‘bunlar suçsuzdur’ diyen tüm avukatların, TC Cumhurbaşkanı tarafından devlet yönetimine getirilmesi, bürokrasinin en üst makamlarına ataması, midenizi bulandırmış da olabilir!
“Allah” diyerek çalıyor, “Kur-an, cami, hac” diyerek paylaşıyorlar, din bunlar için sadece bir siyaset ve zenginlik aracıdır; çünkü bunlar Ebu Süfyan soyludur da diyebilirsiniz. Haklısınız da…
Hatta:
Bu itirazlarınız, eleştirileriniz nedeniyle İslam ve İslamcılardan uzak da durabilirsiniz… Ama bu durumda yönetenlerin ve ahlaksızlığı meslek edinen ‘Müslüman’ din adamlarının bu nevi etik dışı tutumlarını İslam’a fatura etmiş olmuyor musunuz?
Şunu söylemek istiyorum:
Geçen hafta Odatv’de yazdım; adam, tapu kayıtlarına göre 4 yıllık belediye başkanlığı döneminde yüz milyonlarca liralık servet edinmiş bir ‘Alevi…’ Nasıl oldu bunca servet” diyorsun; “ben zaten zengindim” diyor. Oysa belediye başkanlığına gelmeden önce elli bin liralık icra borcunu, belediye başkanı olmasından iki ay sonra ancak ödeyebilmiş. Yine bir lider; Pir Sultan Abdal, Neşet Ertaş, Ozan Arif’i aynı kefeye koyan değerlendirmeler yapabiliyor. O da ‘Alevi…’
Bu nevi olumsuz karakterlerin günahını Aleviliğe fatura edebilir miyiz?
Demem o ki, herhangi biri, bir dini mensubiyete dâhil olduğunu ifade ettiğinde sureti haktan olmadığı gibi, “öteki” olanın da başka bir mensubiyette olması, o kişinin günahkâr ya da aşağılık biri olduğu anlamına gelmez. Asıl olan, kişinin dini-ırkı mensubiyeti değil, insani vasıflara sahip olup-olmamasıdır.
İslam’ı kabul eden ABD vatandaşı Yusuf İslam (Cat Stevens) şöyle diyor; “ben Kuran’ı okuyup Müslüman oldum. Eğer Müslümanları önce tanısaydım Müslüman olmazdım.” Dolaysıyla sorun dinde değil, dincilerdedir…
Kabul etmeliyiz ki, kişilerin ayıbını dine yüklemek ilmi değildir. İslam da diğer dinler gibi reforma tabi tutulabilseydi, bilimi, eşitliği, demokrasiyi içselleştirse ve önceleseydi, İslam toplumu böylesine sefil durumda mı olurdu? Dolaysıyla “Ali’siz” savınızın gelenek, tarih, teoloji ve bilim karşısında bir değer ifade etmediğini kabul etmelisiniz. Ulusal bilim çevrelerini bir yana bıraksak dahi, uluslar arası bilim dünyasından bu alanda otorite kabul edilen bir üniversite kürsüsünün, hiç değilse birkaç teolog ve tarihçinin, “Alevilik İslam dışıdır” tezine ikna olması ve “evet” demesi gerekir. Göbeklitepe iddiasında olduğu gibi, toprak altından çıkan her buluntuya göre Aleviliğimizi güncellemeye kalkarsak, birkaç yılda bir inanç değiştirmek durumunda kalabiliriz ki, bu bizi gülünç duruma sokar.
Diğer yandan:
Kendinizi dilediğiniz gibi ifade etmeniz, düşünce özgürlüğü kapsamındadır. Bilime, teoloji ve geleneğe aykırı olsa dahi böyle bir hakkınız vardır ve bu hak tartışmasızdır. Bir kayıtla; karşı görüşte olanların da, geleneğin bozulmasına-başkalaştırılmasına, bir ayrışma paradigması haline getirilmesine, siyaseten kullanılmasına itiraz etme hakları olduğunu kabul etmeniz, saygı duymanız kaydıyla…
Bana sorarsanız;
Daha önce de yazdığım gibi biz Aleviler, ne Ali’nin, Hüseyn’in, On iki İmamın öcünü almak üzere teşkilatlanan bir fedain ordusuyuz, ne de Muaviye ve Yezid’in (lanet olsun) yanında Ehl-i Beyt’e kılıç sallayan sapkınlarız!
Biz, bir yanımızla Kerbela’ya gömülen Şah Hüseyn’in bendesi, diğer yanıyla da kökleri Horasan ve Anadolu’da gömülü olan halk kültürlerinin-inancının sentezi ve yaşayan ardıllarıyız. Tarih şahittir ki, ne ecdadımızın İran Horasan-Mevaraünnehr bölgesinde yaşadığı İslamlaşma sürecini ve Anadolu’daki yerli halklar, inanç ve kültürlerle hercümerç olan serüvenini inkâr edebiliriz, ne de İmam Hüseyn’i ve Ehl-i Beyt çizgisini yok sayabiliriz.
Bu itikad ve geleneğin dışındaki her türlü arayış, tanımlama beyhudedir. İnancımız, kent yaşamının verdiği sorunlara ve özellikle otokontrol boyutunun getirdiği güçlüklere çareler üreterek yoluna devam edecektir. Bütün zorluklara karşın sahada görülen umut verici gelişmeler, daha tekâmül ve kargaşadan arınmış, derli toplu bir geleceği muştulamaktadır.
İnanın, siyasi sloganlarla veya toprak altından çıkan buluntulara göre “inançta devrim ve değişim” mümkün olamayacaktır. Zorlama, karalama ve tehdit gibi gelenekte hiç görülmeyen alışkanlıklar, Yol’a, Yol’un taliplerine ve inananlara değil, iddia sahiplerine zarar verecek, arasatta bırakacaktır.
ZÜLFÜ YÂRE GELİRSEK
sorular İslam içinde-dışında tartışmaları nereden gelmektedir? Ne zaman alevlenmekte, ne zaman sönümleşmektedir? Kişi, parti ve odak gibi siyasal oluşumlar, bu tartışmanın neresindedir, Alevi inancıyla ne kadar ilgilidir?
Alevi-Bektaşiler içindeki yarılmadan siyasi anlamda kim(ler) nemalanmaktadır, ayrışmayı körüklemektedir, ellerini ovuşturmaktadır? Esas itibarıyla bu tartışmadan kasıt, Aleviliğin teolojik-sosyal, siyasal sorunlarına, yanıt aramak mıdır yoksa siyaseten kullanma amacı mı taşımaktadır?
Yukarıda yer alan soruların yanıtını bulduğumuzda neler olup-bittiğini de anlamış olacağız. Anladığım kadarıyla bu ayrıştırma çabasından bir siyaset inşası murad ediliyor ama “dertleri ne olabilir” diyerek düşündükçe, murad edilenin sadece inanç farklılığı yaratmakla kalmayacağı vehmine kapıldığımı söylemek zorundayım.
Muhtemel tehlike budur ve bu çok tehlikeli bir projedir. Bunu görüyor, yazıyor, dikkat çekiyor; “aman ha” demeye, öngörülerimi-projeksiyonlarımı paylaşmaya devam ediyorum. Bundan ötesi bilip-bilmeden projenin parçasıymış gibi davranan arkadaşlarımızın inisiyatifindedir…
Doğru tutum nedir derseniz; ‘herkes kendi özelinde inandığı gibi yaşasın, inanç ve itikadlarla oynanmasın’ derim. İnancımızın geleneksel kodlarına-direklerine, kolonlarına musallat olunmasın. Müşkülümüzü “Alevice muhabbetler” dizisiyle çözmeye çaba gösterelim. Kurumsal bazda hiçbir siyasetin veya niyetin malzemesi, yedek lastiği, arka bahçesi olmayalım. En sağdaki anlayış, soldaki anlayışla siyasi, ekonomik çıkar adına bir araya geliyorken, yüzyıllardır ezilen ve tarihte eşi menendi görülmedik hak mahrumiyetine mahkûm edilen Alevilerin bir güç olamaması hali içimi acıtıyor.
Pir’in nefesiyle bitirelim: “Gelin canlar bir olalım

Murtaza Demir